Ali Cenk Ergin

Çaresizliğin içinde boğulmak… Uzak olmak her şeye… Görebileceğin kadar yakın, dokunamayacağın kadar uzak… Ait olma hissi mi çekiyor beni? Ait olamamak mı üzüyor bu kadar? Neye ait olabilirdim ki?

Her şeyi sevdim ben. Her şeyi sevmeye çalıştım en azından. Her insanı, her fikri… Kimseyi hor görmek istemedim. Kimse tarafından hor görülmek de, elbette… Ama olmadı. Ya hor gördüm ya da hor görüldüm. Dikkat çektim belki. Hatta kabullenildim bile, bir süre… Sonra yine yalnızlık. Acımak istedim kendime, hakkım olmadığını hissetsem de. Hep kızdım, hep kırıldım. Kim bilir, kimleri nasıl kırdım… Çoğu kez haksızdım. Haksızlığa da maruz kaldım. Hissettim bunu; muhtemelen herkesin hissettiği gibi. İçimden geçeni dışıma çıkartmak istedim. İçimden geldiğince yaşamak, konuşmak… Olmadı. Ya kızdılar, ya hiç anlamadılar.

Peki ya seven? Hıhhh… Zannediyorum ki o da oldu. Yani, olmuştur herhalde. Bunca yıl, bunca yaşanmışlık bir rüya değildir değil mi? Ya rüyaysa? Ya hiç yaşanmadıysa? Gerçi rüya yaşanmamış mıdır? Yaşanmıştır ama tek başına… Tek başıma yaşadım ben hayatı. Tüm duyguları, tüm düşünceleri… Gelenden çok gidenim oldu, her nasıl olduysa. Ben bile gittim kendimden, bir noktada. Kaybettim ben hep. Kazandığımdan çoğunu kaybettim. Ders çıkartayım dedim. O da olmadı. Çıkarttığım tüm dersler, başka sınavlarda kayboluşlara dönüştü. Ne çıkarttıysam, hiç yetmedi. Ucundan bile geçmedi sanki. Ne öğrendiysem, herkese saçma geldi.

O kayboluşlardır, kendini buluşlardır sanmıştım hayatı. Şimdi fark ediyorum, ben hiç bulamamışım kendimi. Sadece kaybolmuşum. Her seferinde daha da uzağa.. Görebileceğim kadar yakın, dokunamayacağım kadar uzağa…