Ali Cenk Ergin

Kendimi bildim bileli hep bir şeylere üzülmüşümdür. Kışın ortasında, gece yarısı para kazanmaya çalışan bozacının yanık sesine; açlıktan ve soğuktan acı çekerek ölüme terk edilen hayvanlara ve aynı kaderi paylaşan milyarlara; atlıkarıncaya binerken beni demir parmaklıkların ardından izleyen ya da bayram kıyafetlerime kıskanırcasına bakan sokak çocuklarına; mutlu bir ânımda elleriyle yaptığı incik boncukları satmak için gözüme bakan, ruhumu acıtan o mazlum yaşlı adama; babası ölen ve onu özleyen arkadaşıma; savaş denen saçmalığa; bizim yüzümüzden can çekişen dünyaya… Yalnızlık ve acı çeken bütün canlılara… Üzülebilecek her şeye üzülmüşümdür. Ölümse beni rahatlatmıştır. Ölü acı çekmez, yalnızlık hissetmez.

İçimdeki sonsuz ve sınırsız gibi duran kaynak bu üzüntülerle besleniyor. Hali hazırda o kadar çok şey var ki içimde. Sanki 7/24 ‘versem’ yine de bitmezmiş gibi geliyor. Beslenmeye, büyümeye her gün devam ediyor çünkü.

Özellikle ben mutluyken, eğlenirken, gözlerimin önünde bir canlının -aslında kolayca çözülebilecek sorunlar sebebiyle- acı çekiyor olması bana adil gelmiyor. Nasıl olur da kimse bunu düzeltmek için bir şey yapmıyor? Nasıl oluyor da kimse bunu konuşmuyor bile? Bu kadar mı acımasız olduk? Hep mi böyleydik? Artık değişmemiz gerekmez mi?

Bazen imkanım dahilinde olan şeyleri yapmamaya çalıştım. Umursamak acı verdiğinden, umursamamak için elimden geleni yaptım. Tabi ki olmadı. Uykusuz geceler, daha büyük vicdan azaplarıyla sonuçlandı. Çoğu şey zaten imkansızdı. Elimden bir şey gelmezdi.

O mazlum adama, acı çeken o kediye yardım edemedim belki. Ama yapabileceğim başka şeyler var. Bir savaşta sağ kalma mücadelesi vermiyorsam; akşamları karnım aç diye çöpleri karıştırmıyor ya da yavrularıma yemek ararken insanlar tarafından tekmelenmiyorsam; büyük ekranımda Netflix izlerken “uzun zamandır sevgilim yok, yalnızlık kötü” ya da sevgilim olduğunda “ne güzel bu insanla, bir insanla birlikte olmak” diyebiliyorsam… (Eğer hayata bir şeyler vermezsem, hayat bunları da elimden almaz mı? Sanmıyorum. Bundan da korkmuyorum. Ama yine de…) Hayata bir şey vermek, onu daha iyi bir yer yapmaya çalışmak benim yükümlülüğümdür. (Aslında herkesin yükümlülüğü olmalıydı.) Bu, aç ve muhtaç bir hayvanı beslemek de olabilir, üzgün bir arkadaşı dinlemek de, kendi gelgitlerinde boğulan birine can simidi olmayı teklif etmek de, sevdiğim birisi çikolata yemeye başladığında, henüz ihtiyacı bile doğmadan ona su getirmek de olabilir. Birisine yazı yazarak o yaşlı amcanın yüzünü gülümsetiyorum. Yalnız birinin dertlerine ortak olduğumda yardım edemediğim o kediyi kurtarıyorum. Tek seferde tüm sorunları çözecek olsa, her şeyimi, canımı, tereddüt etmeden verirdim.

Doğanın kanunları tüm canlıların mutlu olmasını engelliyor. Ama yine de bunun için çabalıyor olmamız gerekmez miydi? İş bize gelince her türlü lüksümüz için doğayı esnettik. Evlerimize su, elektrik ve paketli gıdalar sokmak için acı çektirdiğimiz ve öldürdüğümüz sayısız hayvan, köleleştirdiğimiz sayısız insan var. Var oluşun dengesini bozuyoruz. Bunu dengelemeye çalışmak birilerinin görevi olmak zorunda. Farkındalık, sorumluluk getirir. Sorumluluk devredilemez, reddedilemez. Benim tanrım bunu affedemez.

Belki de içimde bir zombiye döndüm. Her tarafı çürüyüp dökülmüş, zar zor ilerleyen, iskeletten hallice bir yaratığa dönüştüm. Hala “vericeeem” diye bağırıyorum. Sonsuz sandığım kaynak aslında kendi etim, kendi canım. Ama hiç de böyle hissetmiyorum.

Verdikçe rahatlıyor, güçleniyorum gibi geliyor. Tek yapabileceğim, kime yardım edeceğimi dikkatli seçmek olabilir. Elimi uzattığımda beni çekip, bir bütün olarak yutmaya çalışmayacak insanlar olmalı sanırım.